Fuat Kav
Türkiye’de düzenlenen Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum adlı Konferansta, dünya çapında birçok bilim insanı, akademisyen, kadın aktivisti, ekolojist, Marksist teorisyen ve ideolog bir araya gelerek önemli bir tartışma zemini oluşturdu. Bilimsel sosyalizmden güncel ideolojik tartışmalara uzanan bir çizgide sistematik biçimde gündemleşen bir tartışma süreci yaşandı.
Konferans sırasında en çok ilgi çeken konulardan biri Abdullah Öcalan’ın yeni tezleriydi. Konferansta küresel sol hareket, özellikle reel Sovyetler Birliği ve diğer bazı ülkelerde inşa edilen sosyalizmin çöküşünden sonra ortaya çıkan teorik boşluk bağlamında önemli tartışmalar yaşadı.
I
19. yüzyılın ortalarına doğru gelindiğinde Marksizm, biçimlenen ve giderek kabul gören bilimsel sosyalizm anlayışıyla modern toplumsal düşüncenin en kapsamlı eleştiri araçlarından birini sundu. Marx ve Engels’in ekonomik çözümlemeleri, artı değer, artı ürün ve bağlantılı olarak oluşturdukları teorik belirlemeler, yine sınıf mücadelesi teorisi ve Hegel’den öte geliştirdikleri tarihsel materyalizm, dönemin kapitalist modernitesini analiz etmek için oldukça kuvvetli kavramlardı. O güne kadar ütopik sosyalistleri aşan ve yeni bir sistemin, yani bilimsel sosyalizme dayanan eşitlikçi bir düzenin teorik ve ideolojik düzeyde kurumsallaştırılmasını sağlayan Marx ve arkadaşı Engels olmuştu. Ancak sosyal bilimlerin bütünselliğinde olduğu gibi Marksist teori de kendi tarihsel koşullarının sınırlarıyla şekillendi. Somut koşulların somut tahlili bağlamında sosyalizmin teorik kuramı büyük bir cesaretle ortaya konulmuş ve o günün koşullarında büyük bir teorik ve ideolojik devrim gerçekleştirilmiştir.
Marx ve Engels’in yaşadığı dönemde:
• Toplumsal cinsiyet politikaları, toplumun iradesizleştirilip nesnelleştirilmesi, demokrasi ve kadın özgürlüğü gibi temel sorunlar,
• Endüstriyalizm ve ekolojik yıkımın sistematik hale gelmesi,
• Irkçılık ve milliyetçilik temelinde inşa edilen ulus-devletin modern biçimlerinin geçirdiği dönüşümler,
• Kimlik ve toplumsal aidiyet dinamikleri,
• Yerel özyönetim modellerinin karmaşıklığı gibi modern çağın sorun alanları henüz toplumsal teorinin merkezine oturmamıştı. Bu anlamda Marx ve Engels’in kapsamlı inceleme ve değerlendirmelerine karşın Marksizm, çağımızda somutlaşan pek çok sorunu ancak belli ölçülerde ele alabilecek bir konumda kalmıştır.
Bu bağlamda Rusya’da vücut bulan ve daha sonra SSCB olarak adlandırılan sosyalizmin yıkılmasının ardından küresel sol’un geniş bir kesiminde Marksizmin yeniden güncellenmesi gerektiğine ilişkin bir tartışma doğdu. Öcalan’ın 90’lı yıllarda gördüğü bu durumu İmralı Adası’nda “yeni paradigma” adıyla ele alarak sosyalizmin çıkmazlarını ve Marksizmin güncelleştirilmesi sorununu değerlendirdi; 27 Şubat deklarasyonu ve daha sonra “manifesto” diye adlandırdığı yeni tezlerle bu tartışmayı daha ileri bir düzeye taşıdı.
II
Ekim Devrimi, Marksist teorinin siyasal uygulamayla, onun pratik hâlle buluştuğu bir dönemeç oluşturdu. Fakat devrim daha yerli yerine oturmadan ortaya çıkan yönetim alternatifleri, devlet teorisi, parti örgütlenmesi ve proletarya diktatörlüğünün özü ve biçimi üzerine tartışmalar keskinleşti. Kuşatılan devrim ortamında bu tartışmalar giderek yoğunluk kazandı.
Lenin’in son döneminde:
• Devletin tamamen ortadan kaldırılması mı yoksa geçici olarak güçlendirilmesi mi gerektiği,
• Milis temelli halk savunması modeli mi yoksa klasik devlet aygıtı mı,
• Devrim sonrası ekonominin nasıl örgütleneceği,
• Parti merkezileşmesinin sınırları gibi temel sorunlar etrafında ciddi ayrışmalar yaşandı.
Lenin’in ölümünden sonra bu tartışmalar Troçki ve Stalin arasındaki ideolojik ve örgütsel çatışmalarla çok daha belirgin hale geldi. Takip eden yıllar, devrimde önemli rol oynamış, Lenin’le kıran kırana ideolojik ve teorik tartışmalar yürütmüş kadroların fiziki olarak tasfiye edilmeleri, parti ve devlet bürokrasisinin güçlenmesi ve toplumsal alanın katılaşmasıyla karakterize oldu. Büyütülen devlet ve bürokrasi tekelleşerek tek bir kişinin elinde keskin bir kılıç hâline getirildi. Bu süreç sonunda reel sosyalizm, kuramsal hedefleriyle pratik uygulamaları arasındaki mesafenin giderek açılması nedeniyle bürokratikleşme, merkeziyetçilik, toplumsallıktan uzaklaşma, antidemokratik uygulamaların sistemli hale gelmesi ve ideolojik donma sorunlarıyla yüzleşen bir sistem haline geldi.
20. yüzyılın sonunda SSCB’nin dağılıp tasfiye edilmesi ise bu tarihsel ve toplumsal sürecin nihai noktası oldu. Böylece uluslararası sol hareket, ideolojik, teorik ve örgütsel olarak yeni bir yön arayışına zorlandı.
III
Reel sosyalizmin dağılmasının ardından küresel sol, yalnızca siyasal ve yönetimsel bir yenilgi değil, aynı zamanda ciddi bir teorik ve ideolojik boşluğu da derin bir biçimde yaşadı. Merkezi planlamanın krizi, partinin topluma hükmettiği modellerin çöküşü, devletin rolüne ilişkin tartışmalar ve ekonomik dönüşümün kontrol edilememesi, dünya sol’unu bütününü derinden etkiledi.
Bununla birlikte yeni sosyal mücadele alanları ortaya çıktı:
• Endüstriyalizm, ekolojik yıkım ve çevresel adalet,
• Toplumsal cinsiyet ve kadın özgürlüğü politikaları,
• Özsavunma, adem-i merkeziyetçilik ve özyönetim modelleri,
• Toplum–devlet ilişkilerinin dönüşümü,
• Kimlik, kültür ve topluluk temelli politikalar.
Klasik Marksizm bu alanların bazılarını açıklamakta yeterli gibi görünse de pek çoğunu kapsamlı bir çerçevede ele alacak kavramsal genişliğe ve ufuk derinliğine sahip olamadı; zira değişim ve dönüşüm noktasında ona sahip çıkanlar bunu gerçekleştiremediler. Onu dogmatizmin derinliklerinde boğdular. Var olan hâliyle kalmanın Marksist yaklaşım olduğunu düşünerek adeta onun bekçiliğini yaptılar. Sonuçta Marksizm, 21. yüzyılda tabansız, kitlesiz, halksız, proletaryasız kalmaya mahkûm edildi. Bu durum, Abdullah Öcalan şahsında yeni kuramsal sentezler ve eleştirel tamamlayıcılıklar arayışına yol açtı.
IV
Öcalan, Marksizme yönelik eleştirilerini “yeni paradigma” adıyla yayınladığı savunmalarında dile getirdi. O zaman bazı belirleme ve vurgularla yetinmişti; ancak Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na sunduğu görüşlerde çok daha belirgin ve belli başlı noktalarda yoğunlaştığını görmek mümkün. En çok tartışılan konu, reel sosyalizmin mirası ve Marksist teori üzerine geliştirdiği yeni yaklaşım oldu. Öcalan’ın tezleri birçok katılımcı tarafından “Marksizmin eksik bıraktığı ve yetersiz kaldığı alanlara dönük eleştirel bir katkı” olarak değerlendirildi. Bu katkılar birkaç temel nokta üzerinden tartışıldı:
Öcalan, klasik Marksist devlet çözümlemesinin pratikte ortaya çıkardığı elitleşme ve bürokratikleşme sorununu; reel sosyalizmdeki katı merkeziyetçi yapıların yıkılışını ve proletarya diktatörlüğünün otoriter, baskıcı bir güce dönüşmesini eleştirir. Bu bağlamda devletin mutlak anlamda aşılması gerektiği; toplumsal özyönetim ve özsavunmanın güçlendiği; yerel karar mekanizmalarının öne çıktığı; özgür yurttaş, barış ve demokratik–özgürlük yasaları temelinde ifade edilen demokratik entegrasyon ve adem-i merkeziyetçi bir model önerir.
Marksizmin çok tali planda gördüğü ekoloji, Öcalan’a göre toplumsal adalet ve özgürlüğün ana bileşenidir. Kapitalist modernitenin yalnızca üretim ilişkilerini ve paylaşımı değil, doğayı da tahrip eden sistemik mantığını reddeden bu yaklaşım, ekolojik duyarlılığı ekonomik modelin ayrılmaz bir parçası hâline getirir. Endüstriyalizmin toplumları felakete sürüklemesi ve hastalıklı insan–toplum yaratması nedeniyle buna en başta Marksistlerin karşı çıkması gerektiğini vurgular.
En çok tartışılan konulardan biri de Öcalan’ın kadın özgürlüğünü toplumsal değişim ve dönüşümün merkezine oturtmasıdır. Reel Marksizmin cinsiyet politikalarını istenilen düzeyde ele alıp derinleştirememiş olması, bu alanı öne çıkaran ve toplumsal–sosyalist mücadelenin merkezine koyan yeni bir teorik açılıma ihtiyaç doğurmuştur. Marksizmin temel tezlerinde kadının özel olarak ele alınması ve çözülmesi yoktur; kadın, çoğu zaman herhangi bir sınıf ya da ezilen bir cins olarak görülmüş ve sosyalizmin inşasıyla kadının da kurtulacağı yönünde dar, yüzeysel bir bakış açısı hâkim olmuştur. Öcalan’ın bu yaklaşıma yönelik ciddi eleştirileri, sol hareketler içinde yeni bir tartışma zemini oluşturmuştur.
V
Öcalan’ın reel sosyalizmin ekonomi planlamasına ve ortaya çıkan eşitsizlik tablosuna dönük de ciddi eleştirileri vardır. Öcalan’ın ekonomik yaklaşımı, merkezi planlama ile piyasa ekonomisi arasındaki klasik ikiliğin dışına çıkarak yerel kooperatifçilik, tarımcılık, toplum temelli üretim ve demokratik ekonomi modellerini tartışmaya açar. Reel sosyalizmde uygulanan ekonomi politikasının devlet kapitalizmi niteliği taşıdığını; bu bağlamda sömürü ve emek gaspının sürdüğünü; işçi ve emekçilere hak arayışı için alan tanınmadığını; ekonomiye yön verenin toplum değil, egemen–bürokratik bir konuma gelen devlet olduğunu belirten Öcalan, yeni bir ekonomi politikasına ihtiyaç olduğunu ifade eder ve reel sosyalizmin ekonomik modeli yerine yeni bir model önerir.
VI
Konferansta yer alan akademisyenler, Marksist teorisyenler, ideologlar, sosyalistler ve devrimci aydınlar, Öcalan’ın tezlerini ve yeni paradigmasını yalnızca bölgesel bir siyasal hareketin özgün tartışması olarak değil; reel sosyalizmin çöküşü sonrası küresel solun yaşadığı perspektifsizlik, ideolojik belirsizlik, politik tıkanma ve stratejisizlik sorunlarına dönük bir müdahale olarak değerlendirdi.
Birçok katılımcıya göre:
• Öcalan’ın yaklaşımı verili Marksizmin eksik bıraktığı alanları açığa çıkarıyor,
• Devlet, demokrasi, ekoloji ve kadın özgürlüğü alanlarında yeni kavramsal kapılar aralıyor,
• Sol hareketin ideolojik donmasını aşmak için yeni bir tartışma zemini yaratıyor,
• Marksizme ve reel sosyalizme farklı ekollerden, yani dışarıdan bir reddiye değil, içeriden eleştirel bir tamamlayıcılık sunuyor.
Konferansa katılan Marksist filozof John Holloway’in “uzaktan gelen ışık” metaforu, bu tartışmanın ruhunu yansıtan bir ifade olarak öne çıktı. Farklı coğrafyalardaki özgürlük arayışlarının birbirinden öğrenmesinin gerekliliği bu konferansta daha somut bir biçimde ortaya kondu.
VII
Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı, Sovyet sosyalizminin yıkılışının yarattığı derin tarihsel, ideolojik, toplumsal, örgütsel ve teorik boşluk sonrasında dünya solunun yeniden yön arayışında önemli bir tartışma zemini yarattı. Öcalan’ın yeni tezleri, Marksizmin bilinen ve verili sınırlarını aşmaya dönük önemli bir girişim olarak değerlendirildi.
Bu anlamda konferans, herhangi bir buluşma değil; Marksizmin 21. yüzyılda yeniden düşünülmesi ve çağımıza uyarlanabilir hale getirilmesi açısından dikkate değer bir dönemeç olarak görüldü. Tartışmalar, küresel solun geleceğinde ekoloji, bilimcilik, milliyetçilik, dincilik, kadın özgürlüğü, toplumsal cinsiyet sorunları, ulus-devlet eleştirisi ve demokratik toplum modellerinin eleştirilip geliştirilmesi temelinde merkezi bir rol oynayacağına dair önemli görüşlerin öne çıkmasıyla sonuçlandı. Aralık 2025
